Meral Akşener’in okullarda okutacağı ders kitabına dair çarpıcı notlar

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, iktidara geldiklerinde Medeni Bilgiler kitabını ders olarak okutacaklarını söylemişti. Haber7 Yazarı Ferman Karaçam, Akşener’in sözünü ettiği kitaptan dikkat çeken bölümleri yazdı. Karaçam, bugünkü yazısında aldığı notları şu şekilde paylaştı: 

Meral Hanım’ın Nutukla birlikte Türkiye’deki teşkilatlarına göndereceklerini söylediği kitabın adı: Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları, A. Afet İnan.

Kitap büyük boy ve 558 sayfadan oluşuyor.

Bendeki nüshası, karton kapak, bir kısmı birinci hamur, el yazmaları kısmı ince kuşe ve Türk Tarih Kurumu tarafından 2020 yılında Ankara’da 4. Baskısı yapılmış.

Sanırım Akşener iddiasını güçlendirmek için kitabın Atatürk tarafından yazıldığını söylemiş; oysa, Türkiye’nin okullarında ders kitabı yapmak gibi çok ciddi bir iş için, beş yüz küsur sayfanın tamamını değil, sadece altı sayfalık “Giriş” yazısını okusa ya da okutsaymış bu kitabın hem tamamının M. Kemal tarafından yazılmadığını, bilgilerin çok eskidiğini, hem de bir derleme olduğunu anlayacaktı, zaten 558 sayfalık kitapta M. Kemal’in el yazmaları küçük kitap boyu ebatlarında, çoğu satırların üstü karalanmış ve sadece 200 sayfadır, yani büyük boy kitapta matbu harflere dönüşürse 50-60 sayfa M. Kemal’in el yazması notlarıdır.

Diğer kısımlar, Afet Hanımın ifadesine göre; Batılı ülkelerden tercüme edilenler, ansiklopedik bilgi ve bazı vekillerin, örneğin Erzurum mebusu Tahsin Uzer’in çalışmalarından oluşmaktadır.

Fakat ne yazık ki, rahmetli Cemil Meriç’in kendisine Ecevit’i takdim ederken iyi derecede Sanskritçe bildiğini söyleyen zamanın Milli Eğitim Bakanına dediği gibi: “efendim hiçbir işimizi ciddiyetle yapmıyoruz..”

86 milyonluk bir ülkenin yönetimine talip olduğunuzu, Başbakan olacağınızı söylüyor, parti kurarak başına geçiyor ve bu koca ülkenin Milli eğitiminin müfredatına adeta içinde hazineler barındıran bir kitap koyacağınızı vaat ediyorsunuz fakat, bir danışmanınıza; “kardeşim bir bak şu kitapta ne yazıyor”, demiyorsunuz ve sonra, belki de sizinle dalga geçmek isteyen birinin elinize tutuşturduğu kitabı milletin meclisinden Türkiye’ye göstererek, iktidara geldiğinizde bu kitabı ilkokuldan itibaren ders kitabı olarak okutacağınızı söylüyorsunuz.

İsterseniz nasıl bir kitapla muhatap olduğumuzu görelim:

M. Kemal, kendisi gibi Selanik doğumlu olan hemşehrisi Afet İnan’ı 1929/1930 ders yılında, Ankara’da bir okulda öğretmenlik yaparken ziyaret eder.

Gerisini Afet Hanımdan dinleyelim: “Okulda Yurt bilgisi ve Tarih dersleri vermek üzere başlamıştım, Yurt bilgisi için okutacağım ders kitabını Atatürk gördüğü zaman bunu yeterli bulmamıştı. Kitabın konuları kendisini ilgilendirdiği için evvela benim Fransız Lisesinde okuduğum “İnstruction civique” (vatandaşlık bilgisi) kitabımdan bazı tercümeler yapmamı istedi. Aynı zamanda bu konulara ait çeşitli kitapları, genel sekreteri Tevfik Bıyıkoğlu’na araştırtarak Almancadan bazı tercümeleri yaptırmıştı. Kendisi Fransızcadan ve Türkçeden okuduklarına bu tercümelerden de istifade ederek, bazı konuları bizzat yazmış veya bizlere yani bana ve genel sekretere dikte ettirmiştir.”(S: 3)

Burada, girişte Afet Hanım’ın yazdıklarına, kitabın beş sayfalık “İçindekiler”deki başlıklara ve diğer sayfalardaki bilgilere bakınca anlaşılan şudur: M. Kemal, yeni kurulan devletin temellerini atarken Osmanlı, Selçuklu, Dört Halife ve Efendimizin dönemleri gibi tarihi dönemleri ve uygarlığımızı yüzyıllarca temsil eden diğer tarihi devletleri ve onların uygulamalarını dikkate almıyor.

Bütün kurum ve kuruluşları ve bazı kavramları Batıdan tercümeler yoluyla alıyor.

Zaten birçok belge ve kitap çevirisi ile M. Kemal’in bunlardan faydalanarak kaleme aldığı el yazmaları ve yine M. Kemal’in İsviçre’ye dil öğrenmesi için gönderdiği Notre Dame de Sion Fransız Kız Lisesi mezunu Afet İnan Hanımın, Genel Sekreter Tevfik Bıyıkoğlu’nun, Recep Peker ve daha başkalarının çevirilerinden oluşan bu kitabın beş sayfalık içindekiler bölümünde başlıklara bakınca bunu rahatlıkla görüyoruz.

Hem İngilizce, hem Almanca ve hem de Fransızca çevirilerden ve M. Kemal’in de bu çevirileri düzenleyip, kendi el yazmaları ile birlikte, son şeklini verdiği, derleme bir kitap, yani tamamını M. Kemal’in yazdığı bir kitap değil.

Bütün parçalar bir araya gelmeden önce, bazı parçalarını, o sırada Cumhurbaşkanı olan M. Kemal, 18 Eylül 1931’de Başbakan İsmet İnönü’ye bir üst yazı ile okullarda okutulmak üzere gönderiyor.

Birçok parçadan ve özellikle üç Batılı ülkeye ait kavram ve kurumsal bilgilerin bir araya getirilmesi ile oluşan ve bugün elimizde bulunan kitapta millet tarifinden devletin şekline, hürriyet kavramından ticarete, eğitimden maliyeye, askerlikten barolara, iletişimden vergiye, belediyelerden bankalara, bayındırlıktan dayanışmaya (Fransızca Solidarite kelimesi kullanılmış)

Çalışma hayatından seçimlere, mesleklerden hükümet şekline ( İngilizce, Semi-direct kavramı kullanılmış)

Meclisten köylere varıncaya kadar her konuya yer verilmiş.

Mesela sayfa 190’da “Tevfik Bıyıkoğlu tarafından Almancadan tercüme edilmiştir, yalnız hangi kitaptan olduğu kaydedilmemiştir, hürriyet bahsi için istifade edilmiştir” şeklinde not düşülen çevirinin bir bölümünde şöyle deniyor: “…Eğer İncil Kayseri ait olanı Kaysere veriniz diyorsa bu, devlete ait olmayanın devlete verilmesi demek değildir. (..) Milletin hal, tarih ve kıymetine nazaran bu başta istihsali (elde etme, çıkarma) lazım gelen Alman gayesi ise şudur: Almanlar serbest ve mesul vatandaşlardır, Almanlar siyasi ve milli terbiyeleri icabı olarak dahilen umumun refah ve saadetinin ve haricen devletin muhafazasının istilzam (gereği, gerektirme, gerekme) ettiği mevaddı (hususlar, nizamlar, kanunlar) devlete vermeğe mecburdurlar. Devlet şahsın hürriyetinden kestiği bu kısmı, bu hürriyeti dahil ve harice karşı temin için alır.” (S:195)

Parantez içlerine kelimelerin bugünkü karşılıklarını yazmama rağmen yukarıya alıntıladığım metni okurken bazı genç okurlarımızın zorlanacağının farkındayım.

Ne var ki, kitabın hemen hemen tamamının Batının kavram, kurum ve kuruluşlarından çevrilerek alındığını göstermek bakımından bu alıntı önemliydi.

Öte yandan bu kavram, kuruluş ve kurumların kaynağı olan Batılı ülkelerde bile eskiyip atılmış, Türkiye’de ise zaten bir kısmı tamamen değişmiş veya uygulamadan kısa bir süre sonra kaldırılmış olan konu, kurum ve kuruluşlara ait bilgilerin değil bugün uygulanması, özel araştırma yapmayan birileri için okunması bile yük teşkil edecektir.

Mesela rastgele seçtiğim, “Hayvanlar Vergisi” ara başlığının altında şu satırlar var:

“Türkiye’de bilumum davarlar, develer, sığır ve mandalar, at, iğdiş (burulmuş erkek hayvan), katır, eşek ve domuzlar hayvan vergisine tabidir. Vergi hayvan başına alınır.

Mali sene girdikten sonra, yani Haziran ayından itibaren ecnebi memleketlerden Türkiye’ye ithal edilecek hayvanlardan o sene için hayvanlar vergisi alınmaz…” (S:147)

Bu konu yani, hayvanlar vergisi konusu neredeyse iki sayfa daha da detaylandırılarak devam ediyor.

Halbuki bu kanun 1962 yılında uygulamadan kaldırılmıştı.

Diğer yandan kitabı baştan sona kadar okuduğumuzda görüyoruz ki, büyük boy ve net olarak yaklaşık 400 sayfa hacminde olan ve iğneden ipliğe her konuya değinen bu kitapta tarih olarak Türk kavminden oldukları iddia edilen Sümer, Akad ve Elam gibi tarih öncesi çok tanrılı dinlerin mensuplarından övgüyle söz edilerek 600 yıllık Osmanlı ‘müstebit’ olarak gösterilmektedir.

Demokrasi Prensibinin Tarihi İnkişafı başlıklı bölümün bir kısmı şöyle:

“Bundan en aşağı 7000 sene evvel, Mezopotamya’da ilk beşeriyetin medeniyetlerinden birini kuran Sumer, Elam ve Akad kavimlerinde demokrasi prensibi tatbik olunmuştur. Filhakika bu Türk kavimler, müttehit ( birleşik) bir cumhuriyet teşkil etmişlerdir. (…) Son tarih devirlerinde Türklerin teşkil ettikleri devletlerde, başlarına geçen padişahlar, bu usülden ayrılarak müstebit (zorba) olmuşlardır.” S:30.

Kitabın aynı sayfasında, bu cümlelerin ardından dinler arasında ayrım yapmadan şu satırları okuyoruz: “Kralların ve padişahların istibdadına (zorbalığına), dinler mesnet olmuştur. Krallar, Halifeler, padişahlar etraflarını alan papazlar, hocalar tarafından yapılmış teşviklerle, ilahi hukuka istinat etmişlerdir. Hâkimiyet bu hükümdarlara Allah tarafından verilmiş olduğu nazariyesi uydurulmuştur. Buna göre, hükümdar, ancak Allah’a karşı mesuldür. Kudret ve hakimiyetinin hududu yalnız din kitaplarında aranabilir.” (S:30)

Daha sonra cumhuriyet bahsinde de oligarşiden söz ederken, çok üzücü bir şekilde kitap bu defa Osmanlı’yı Rus Çarlığı ile aynı kefeye koymaktadır:

“Kendine hususi bir din izafe eden (teokratik) devlet de vardır. Rus Çarlığı ile Osmanlı Saltanatı böyle idiler. Çar kilisenin reisi, sultanlar da halife unvanını takınmışlardı. (…)

Kuvvetinin ve salahiyetinin Allah’dan geldiğini ve yalnız ona karşı ahirette, hesap verebileceğini farzeden ve devleti, memleketi mevrus (miras edilmiş) bir malikane kabul eyleyen, bir hükümdar her türlü kayıttan kendini vareste görür.”(S: 33)

Bununla birlikte M. Kemal’in kitaba son şeklini verirken el yazıları ile bazı konularda kendi görüşlerini eklediğini, bazılarına da hiç değinmediğini görüyoruz.

Mesela yukarıda değindik, İslam tarihi ve Türk-İslam tarihinden kitapta olumlu tek satır bahis yok.

Meral Hanım’ın ve onu hararetle alkışlayan 36 İYİ Partili vekilin, iktidara geldiklerinde Türkiye milli eğitiminde uygulamayı düşündükleri bu kitabın en can alıcı noktaları millet, devlet, hürriyet, ve demokrasi kavramlarının olduğu bölümlerdir ki, bunlar da M. Kemal’in el yazısıyla oluşmuştur.

Mesela Türk milletinin oluşumu şu şekilde sıralanmış:

A) Siyasi varlıkta birlik

B) Dil birliği

C) Yurt birliği

D) Irk ve menşe birliği

E) Tarihi karabet (yakınlık, hısımlık)

F) Ahlaki karabet

Bunlardan ilk üçü anlaşılıyor, fakat ırk ve menşe birliğinden söz edilirken ‘üstün ırk’ çağrıştıran şu satırları görüyoruz: “Türk milletinin teşekkülünde mevcut olan bu şartların hepsi birden diğer milletlerde yok gibidir.” S:22

Tarihi karabet ise, daha önce yukarıda söz edilmişti; tarih öncesinde monarşi ile yönetilen Sümer Krallığı, (M.Ö: 4000-2000) Akad krallığı, (M.Ö: 2350-2150), Elam Krallığı (M.Ö:3000-646) kast edilmektedir.

Ahlaki yakınlık da şöyle açıklanıyor:

“Ahlâk dediğim zaman ahlâk kitaplarında yazılı olan nasihatleri murat etmiyorum; zira ahlaklılıktır diye yaptığımız işler ve yapmaktan sakındığımız işler; kitaplarda yazılı olan veya bir takım ahlak hocalarının tavsiye ettikleri şeylerden daha evveldir ve o sözlerden, o nasihatlerden ayrı olarak, onlara asla kulak vermeyerek insanlar tarafından yapılmaktadır. (…)

Bir işin ahlaki bir kıymeti olması ayrı ayrı insanlardan daha ulvi bir menbadan sadır olmasıdır.

O menba cemiyettir, millettir.”

Burada M. Kemal, ahlakın kaynağını, birinci derecede bilimsel kabul görmüş olan fıtrattan ve dinden geldiğini kabul etmiyor, bu kaynağın millet olduğunu söylüyor. S:20.

Aynı zamanda yine millet kavramından söz edilirken daha önce Haber7’nin manşet yaptığı, yazar Hüseyin Likoğlu, Zekeriya Say ve tarih araştırmacısı yazar Murat Bardakçı’nın da köşelerine taşıdıkları gibi M. Kemal’in şu satırlarına rastlıyoruz: 

“Din birliğinin de bir millet teşkilinde müessir olduğunu söyleyenler vardır. Fakat biz, bizim gözümüz önündeki Türk milleti tablosunda bunun aksini görmekteyiz. Türkler İslam dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi.

Bu dini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de sairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine tesir etmedi.

Bilakis Türk milletinin milli bağlarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu.

Bu pek tabiî idi.

Çünkü Muhammed’in kurduğu dinin gayesi, bütün milliyetlerin fevkinde, şamil bir ümmet siyaseti idi.” (S:30)

Kitabın Hürriyetle ilgili ve yine M. Kemal’in el yazılarından oluşan kısmında ise şu satırlara rastlıyoruz: “İptidai insan kümelerinde ata korkusu ve nihayet büyük kabile ve kavimlerde ata korkusu yerine kaim olan Allah korkusu insanların kafalarında ve hareketlerinde hesapsız memnular(yasaklar) yaratmıştır.

Memnular ve hurafeler üzerine kurulan bir çok adetler ve ananeleri insanları düşünce ve harekette çok bağlamıştır. O kadar ki, şahsi düşünce ve hareket serbestisi gibi bir hak mefhumu malum olmamıştır.” S:50

Diğer taraftan okullarda okutulacağı söylenen bu kitabın, Afet İnan tarafından ‘pedagojik’ olarak uygun hale getirilmediği de, bizzat İnan’nın şu cümleleri ile ifade ediliyor:

“Yukarıda da izah ettiğim gibi bütün bu konular üzerindeki çalışmalar ve Atatürk’ün muhitinde olan münakaşalar daima çok ilgi çekici olmuştur. Ancak, bu kitabın didaktik yani öğretim usulüne uygun bir tertip içinde olması ve üslubunun sadeleştirilmesi lazımdı. Bu bakımdan okullarda okutulmasına devam için bazı çalışmalarım oldu ise de, zamanımı tamamen tarihi konulara ve Cenevre’de üniversite tahsiline verdiğim için bu iş neticelenmemiştir.” (S:7)

Sonuç olarak:

1- Bu kitaptaki bilgilerin büyük bir kısmı eskimiş, gündemden düştüğü için de Türkiye’nin bugün kullandığı anayasasından ve yasalarından çıkarılmıştır.

2- Pedagojik bakımdan orta dereceli okullarda okutulmaya elverişli olmadığı, bizzat kitabı derleyen Afet İnan tarafından ifade edilmiştir.

3- Bazı vekillerin kısmî düşünceleri ve M. Kemal’in kendi fikirleri hariç tutulursa kitap, özellikle Batıdan derleme yapılmıştır, bu sebeple de ‘milli’ olmaktan uzaktır.

4- Türkiye’de yaşayan milletin kahir ekserisinin dini İslam olduğu için ve kitapta da İslam dinine aykırı ve ağır ifadeler kullanıldığından dolayı okullarda okutulması infial oluşturur.

5- Kitapta İslam tarihi ve İslam-Türk tarihi tamamen dışlanarak aşağılanıp, yerildiği için, okullarda okutulan diğer ders kitaplarındaki bilgilere aykırı, apayrı bir ‘ dünya ve tarih’ görüşü ortaya koyulmaktadır.

Şimdi bütün bunlardan sonra bu ülkenin bir vatandaşı olarak İYİ Parti genel başkanı Sayın Meral Akşener Hanıma şu soruyu sormak ve aşağıdaki iki şıktan birini yapmasını istemek hakkımızdır sanıyorum:

Meral Hanım, siz bu kitabı okudunuz veya okutturup hakkında bilgi aldınız mi?

Eğer böyle ise, milletin karşısına çıkıp mertçe “Evet ben sözümün arkasındayım, kitabın içeriğini biliyorum ve iktidara gelince bu kitabı ilkokuldan itibaren müfredata koydurup, ders kitabı olarak okutacağım” demelisiniz.

Yok, eğer bir şekilde elinize tutuşturuldu ise ve siz de içinde nelerin olduğunu bilmeden, kitabı şiddetle överek, kürsüden Türkiye’ye gösterdiğiniz için yanıldığınızı söyleyip 86 milyonluk bu koca ülkeden özür dilemelisiniz.

Çünkü ben dahil bu millet sizi; sağcı, milliyetçi ve muhafazakar biliyoruz.

Yukarıda söylenen iki şıktan birini yapmadığınız takdirde; ne kadar umre ve hac kıyafetleri ile fotoğraf verirseniz verin, ne kadar sağcı, milliyetçi ve muhafazakar olduğunuzu iddia ederseniz edin, bunları milletten oy almak için yaptığınızı, yani tarafınızdan kaldırıldığımızı düşüneceğiz.

Bunun başkaca hiç bir izahı ve yolu yoktur.

KAYNAK: HABER7

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.